Fotoğraf GalerisiSinop Fotoğrafçılar Buluşması - Yol Hikayesi / Bölüm-2
Bazen ayrılık, bazen de kavuşmaktır yol; eğer bir de yaşanmış güzel yılların anıları içineyse yapılan yolculuk, daha bir heyacan verir o yollar. Karagürgen, köknar ve yaban fındıklarının kapladığı çocukluğumun yeşil vadisi içinde, inceden yağan bir yağmur altında, rüzgarın önüne düşmüş bizi kovalayan yer dumanıyla yarışır gibi yol alıyoruz.. Gözlerim anılarda kalan bir ağaç, bir dal arıyor; kollarımı çiziktiren yer böğürtlenleri yeni açılan araç yolunun asfaltı altında mı kaldı acep; hangi viçdansız dozer kepçesi darmadağın etmiş ola ki gözüm karası parmak böğürtlenlerimi. Otomobilin camını bir açıversem sanki pencereden içeriye doluverecekmiş gibi anılar; kilometre hız sayacanın neredeyse sıfıra yaklaşatığını geç de olsa görüp, yeniden dokunuyorum gaz pedalına...
Gölet yaylasından aşağı indiğim bu yol eskiden boyumu aşan ekin tarlalarıydı; şu karşı yamaçta ince uzun minaresiyle ta uzaklardan görünen şu caminin bulunduğu tarla bizimdi mesela; yanındaki ahşap minareli sevimli olanı varken bir de bunu nasıl ve niye yapılmış anlamak zor. Hasat zamanı dedeciğimle birlikte o tarlanın içinde birlikte içtiğimiz ekşi ayranı çok sevmenin sebebi de o yıllardan gelen bir esinti olabilir mi acaba? Aynı ustanın ellerinden çıkmış ve kopyala yapıştır örneği, yemyeşil araziye serpiştirilmiş beton evlerin arasında sıkışıp kalan, çatısı çökmek üzere olan şu ahşap ev Topal Fatma ebemin evi olabilir mi? Yok, yok!.. O evin önünde kocaman bir armut ağacı vardı; bütün bir yayla mevsiminde olgunlaşsın diye sabırla beklediğim, bahaneler uydurarak iki günde bir dibine vardığım.
Oyun arkadaşı bulamağım günlerde kendi yaylamdan yola çıkmadan önce, koca gürgenin dibindeki oluktan buz gibi bir su içer, Göletli kör Şaban'ın karabaşından korunmak için su kıyısındaki söğüt dallarından ellerime uygun bir dal keser, kendimce uydurup, çoğunlukla korkudan sesim duyulsun diye söylediğim adı bilinmez bir türkü mırıldanrak mısır tarlaları içinden kestirme yapardım Topal Fatma ebemin armut ağacına doğru.

Kocaman dallarıyla birkaç evi sarıp sarmalayan, onca yayla kuşunu dallarında barındıran o muhteşem ağacın büyüklüğüne hayran, hayran bakar hayal kurardım önce; neden hep en tepe dallardaki armutların olgunlaştığını hiçbir zaman anlamaz, küçük parmaklarımın arasında sıkıştırdığım minnacık bir taşı cılız kollarıma yüklediğim olanca gücümle, en tepeye fırlatıp olgun armutları düşürmeye çalışır, çoğu kez olmamış olanlarına isabet ettirerek düşürürdüm. Buruk tadıyla ağzımın içini doldurup yediğim ham armutların boğazımda düğümlenmisiyle çok kez boğulma tehlikesi yaşadığımı anımsıyorum; ve çoğu zaman elinde bir maşrapa su veya bir tas ayran ile Topal ebem yetişirdi imdadıma...Tehlikeyi savuşturduktan sonra başımdan uzaklaşır, kısa bir süre kaybolur ve bu kez elinde, içine keçi peyniri doldurduğu bir yufka ekmek dürümü ile görünürdü. Tahta merdivenlerden kaykılarak indiği her bir adım atışında ne zaman düşecek diye korkarak bakardım o şefkatli gözlere...
O sıcacık, insan kokusuyla peynir kokusunun harmanlandığı şirin evinde ne iş yaparsa yapsın, benim gelişimle birlikte hemen bırakır; ve onun ikramlarını iştahla mideye indirdiğim kısa buluşmalarımızda, benim saygımla onun sevgisi buluşur, koyu muhabbetler yapardık konusunu anımsamadığım. Çoğu zaman da; “hava kararmadan git artık anan seni merak etmesin” diye uğurlardı beni; koca bir adamı yolcu edercesine. Arpa tarlaları içinde, sabah gelirken kendimce açtığım patikayı bulmaya çalışırken onun tahta darabalı sofanın penceresinden beni izlediğini bilir, yeni kararmaya başlayan havadan bile korkmadan güven içinde yol alırdım yaylamıza doğru... Yaylada evden uzaklaşıp her kayboluşumda kulaklarımı çeken anacığım her nedense Fatma ebemin yanına gittiğim günlerde bana hiç ses çıkarmaz, hatta “ne yapıyor sağlığı nasıl..“gibi sorular sorarak hasbihal ederdi benimle.
Yoğun bir düşünce seline kendimi kaptırmış adeta sürüklenircesine geliverdik yayla göçleri esnasında kağnı arabalarımızın son mola verdiği kızılcık ağaçları arasındaki küçük düzlüğe. O düzlük ki, yeni açılan asfalt yolun yığıntılarının sıkıştırmasıyla daha da bir küçülmüş sanki.
1.Sinop Fotoğrafçılar buluşması için çıktığım bu motorlu yolculukta, zamanın ne olduğunu bilmediğim yıllara yaptığım zihin yolculuğunun sarmalı içinde, erafındaki meşelerin henüz göğermeye başladığı bu kıvrıvlı yollardan süzülerek iniverdik ırmak boylarına...Sabah saatinin en deli zamanları; ırmak boylarında çeltik tarlaları çoktan su toplamış; havuzların her birinde elleri tırmıklı yurdum adamları alınteriyle suluyor pilav olma derdindeki pirinç tarlalarını... Otomobili sağa yanaştırıp durdum; sarhoş söğüt dallarının çoşkuyla akan ırmağın sularıyla oynaştığı dere kıyısındaki ince patikadan yürüyerek tarlanın emekçilerine selam verdim; kolay gele diyerek. Tarla kıyısında kavak ağaçları narin ve uzun; nazlı nazlı sallanmakta; yapraklar ise yeni baharın en hoş senfonisini söylüyor. Uzaklarda bir yerden kıskanç bir bülbülün şarkısı geliyor kulağa...Bitmez bu yol.
İki gün önce baba ocağını tüttürmek için İstanbul'dan gelen anacığıma rahatsızlık vermeden soluksuz geçtik delikanlı aşklarıma ev sahipliği yapan Boyabat'tan...Gök ırmak boylarında ıslak,hummalı bir çalışma var; bacası yeni tütmeye başlayan köy evleri ile çeltik tarlaları arasında gidip gelen yorgun,uykusuz bedenler, inceden yağan yağmura umarsız. Yolculuğumun son durağı olan Sinop ile aramdaki 80 km lik alanı kaplayarak gidilmeyi, aşılmayı bekleyen Dıranaz dağları ise duman içinde; tıpkı başım gibi...

Dıranaz dağlarının Gök ırmak vadisine bakan güney yamaçları ile Karadeniz'in deli rüzgarlarına bağrını açan kuzey yamaçları iki farklı iklim kuşağında, iki farklı yaşam alanı; yeşilin bile rengi farklı her iki yönde. Coğrafyanın bu yüzünde çizdiğim yollarda çok fazla anım yok; olsa da geç delikanlılık yıllarımdan kalan birkaç satır ya olur, ya olmaz. O yüzden bugünün güzelliğini doyasıya yaşayarak hızlı geçerim buralardan; biraz da, birkaç yıl içinde kurulması planlanan Nükleer santral hikayesini yazanlara binbir çeşit küfürler savurarak..
Bu günlerde Anadolu yarımadasının en kuzey ucundaki en bakir alana, doğal bir cennet gibi binbir çeşit habitatı koynunda barındıran İnceburun'a Nükleer Santral kurma çalışmaları ilmik ilmik dokunan bir kilim gibi sessizce ve derinden sürmekte. Karadenizin dibini nükleer bir çöplük yaparak suyunu 5'C lere kadar ısıtacak, yeraltı sularından tutun da etrafındaki 100 Km'lik bir alanı – ki bu alan Türkiye'de henüz el değmemiş bozulmadan kalabilmiş, tüm güzelliğini koruyan bir doğal cennet- ölü bir çöl veya ölüm saçan bir cehenneme cevirecek bu projeye imza atandan tutun da temeline bir taş koyan nasırlı bir ele varıncaya kadar herkes gelecek nesillere borçlanarak gidecek yarın o toprağın altına...Bu yeşil cennette onca alternatif temiz enerji kullanım imkanı varken bu güne kara ve lekeli imzalar atanların, Dünyada bırakacakları Nükleer atıklardan nasibini alarak yaşam kalitesi bozulan, yaşam süresi kısalan her bir canın bedduasıyla sızlayan kemikleriyle yeniden can bulup yeniden ölmelerini diliyorum ben de...

Sinop yarımadası dumanlı; Sinop çarşısında ince bir yağmur, zemin ıslak ve kaygan; kayıp da yerlere düşmemek gerek... İç liman kıyısında yol alarak otele varmaya çalışırken nemli bir yosun kokusuyla karışık deniz kokusunun koynunda buluverdik kendimizi; yalı kahvesinde, taze demli bir çay eşliğinde simit zamanı şimdi. ... / devam edecek